Alternatif Proje Önerisi: Harrier’i Diriltmek

A British military GR-9 Harrier aircraft conducts a combat patrol over Afghanistan Dec. 12, 2008. (U.S. Air Force photo by Staff Sgt. Aaron Allmon/Released)

Savaş alanına dahil olduğundan beri uçakların en büyük bağımlılıklarından biri, daima iniş kalkış yapabilecekleri pistler olmuştur. Bu pist gereksinimi nedeniyle hava üsleri planlanmış ve inşa edilmiştir. Hava kuvvetleri bu üs yapılanmaları çerçevesinde şekillenmiş, zaman içinde kendisine özgü bir kültür oluşmuştur. 1. Dünya savaşının çok kanatlılarından, gelişmiş içten yanmalı motorlarla 2. Dünya savaşı pervanelilerine, oradan jet çağına geçiş yapsa da, yapısal, elektroniksel, konseptsel tüm değişimlere rağmen, pistler hep hayatımızda var olagelmişlerdir.

Elbette teknolojik gelişmenin paralelinde bu bağımlılıktan kurtulma yolları da aranmaya başlamıştır. Özellikle soğuk savaş dönemi Almanya’sı, yanı başındaki ezici Sovyet kuvvetlerinin hava tehdidi altında, pistlere bağımlı olmadan operasyon icra etmek için birçok araştırma projesine başlamıştı. Elbette bu ihtiyaç birçok diğer devletin de gündemindeydi.  Fakat teknolojik altyapı açısından yeterlilik ve yenilikçi düşünme kapasitesini birlikte taşıyabilen ülke adedi oldukça sınırlıydı. Savaş yorgunu Almanya bu hususta başarılı bir ürün ortaya koyamadı. Fakat eskisi kadar güçlü olmasalar da, donanma kuvvetine hala büyük önem veren İngilizler, hayallerindeki küçük uçak gemilerinden harekat icra edebilecek savaş uçaklarını hayata geçirebildiler. Bu tayyare STOVL sınıfının öncüsü Harrier idi.

STOVL şu anlama gelir: Short Take Off and Vertical Landing. Yani kısacık pistlerden kalkabilen ve helikopter gibi dikine iniş yapabilen savaş uçağı. (VTOL olarak nitelendirmemeyi tercih ediyorum. Çünkü gerçek hayatta savaş yükü taşıyarak ve yakıt dolu havalanması gerekiyor.) Bunu mümkün kılmak için birçok farklı yaklaşım yolu benimsenebilirdi. Çeşitli ülkeler bu farklı yaklaşımları denemişler ama seri üretilip envantere girecek kadar kabiliyetli bir uçak henüz üretememişlerdi. İngilizler bu işe yenilikçi bir motor teknolojisi ile başlamanın gerektiğine inandılar. Bu nedenle önündeki hava alığından aldığı akımı, yakıt marifetiyle hızlandırarak arkasından veren bir jet motoru yerine, onu parçalara bölerek yönlendirebilen farklı bir jet motoru tasarladılar. Oldukça meydan okuyucu bir süreç sonrasında ortaya çıkan Rolls-Royce Pegasus 30 dizaynı, üzerinde sağlam bir uçak inşa edilecek kadar sağlıklı çalışmaktaydı.

Henüz tasarım aşamasındayken ABD deniz piyadelerinin de yoğun ilgisine mazhar olan bu uçak, ufak çaplı uçak gemileri istihdam eden başka müttefik ülkeler tarafından da kullanıldı. Lakin 1967’de ilk uçuşunu yapan ve oldukça eskiyen tayyareler, günümüzde sadece çok kısıtlı sayıda kaldı ve birçoğu emekli edildi. Kalanların ise uçuş saatleri oldukça az ve emeklilikleri çok yakın.

Günümüzde ABD ve İngiltere’nin bu uçağın yerine JSF programının ikinci tip uçağı olan F-35B tayyaresini istihdam etmekte olduğunu görüyoruz. Açıkçası JSF programının bir parçası olarak ülkemizin de bu uçaklardan temin etme düşüncesi mevcuttu. Bu nedenle TCG Anadolu gemisi üzerinde SkiJump özelliği istendi. Fakat ABD ile ilişkilerimizde oluşan derin çatlaklar, ülkemizin başlangıcından beri partneri olduğu bu programdan çıkarılmasına sebep oldu. Fakat ulusal çıkarlarının giderek daha fazla peşinde koşmaya başlayan ve savunmasını ülke dışından başlayarak organize etmek zorunda kalan ülkemiz için, STOVL tayyare ihtiyacının arttığını söylememiz mümkündür.

41 yıl alanında rakipsiz bir uçak olarak kaldıktan sonra, F-35B ile halefine kavuşan Harrier, aslında halefinden daha farklı bir mantık üzerine çalışan bir tayyaredir. F-35B ana motoru aşağıya yönlendirilebilir tek bir egzoza sahiptir. Dikey iniş kalkış aşamasında, Pratt&Whitney F-135 motoru, kendisiyle göbekten bağlı bir başka kaldırma fanından faydalanır. (Rolls-Royce Hubfan) Kokpitin arkasında yukarı doğru açılan kapak, bu kaldırma (lift) fanının hava alığıdır. Bu yöntem sayesinde F-35B tayyaresi, düz uçuşta ses hızını aşabilir. Harrier gibi yüksek subsonik hızlarda takılmaz. Bununla beraber pek bilinmeyen bir gerçek vardır. Harrier’in özgün tepki yönlendirme sistemi, bu uçağa özel hava savaşı ve kaçınma manevralarını mümkün kılar. F-35B ise sadece konvansiyonel uçakların sahip olduğu çözümlerle yetinmek zorundadır.

Karşımızda eski de olsa güvenilirliğini kanıtlamış bir teknoloji, sağlam ve işlevsel bir uçak vardır. Ayrıca uçağın tüm fikri mülkiyet haklarına sahip olan İngiltere ile de aramız iyidir. İşte bu nedenle şu soruyu gündeme getirmek istiyorum: Harrier, gelişmiş teknolojilerin de dahliyle, yeniden üretime sokulabilir mi?.. Bunun üzerine bir fikir jimnastiği yapalım istiyorum.

Öncelikle bu tayyareyi mümkün kılan motor konusuna eğilmekte fayda var. Kendini ispatlamış bir cihaz olduğu için, yeni bir motor arayışına gitmeyi de, üzerinde radikal değişiklikler yapmayı da gerekli görmüyorum. Sadece yeni materyal ve üretim teknik ve teknolojilerinin ilavesiyle, güvenilirliği zedelemeyecek biçimde, üretici Rolls-Royce firmasıyla birlikte bir etüd gerçekleştirilebilir. FADEC diye tabir ettiğimiz dijital kontrol sistemleri ilave edilerek, mevcudun belki biraz üzerinde güce sahip, az riskli bir yaklaşım benimsenebilir. Bu sayede tayyareyi havaya çıkaracak ve orada tutacak bir güç paketi elde edilmiş olacaktır.

A British military GR-9 Harrier aircraft conducts a combat patrol over Afghanistan Dec. 12, 2008. (U.S. Air Force photo by Staff Sgt. Aaron Allmon/Released)

Gövde dizaynında da radikal değişiklikler yapmak gerekmez. Fakat malumunuz komposit başta olmak üzere materyal ilmi hayli ilerlemiştir. Bu tip malzemeler kullanılarak boş ağırlık eski modellere göre hayli düşürülebilir. Kazanılacak rakam yakıta aktarılırsa menzil değerlerinde ciddi bir iyileşme elde edilebilir. Ayrıca minimize edilecek ve büyük çoğunluğu kablolu uçuş sistemleriyle (fly by wire) değiştirilecek hidrolik altyapı, elektrik tahrikli yüzey kontrol elemanları, ağırlığın azaltılmasında bir başka majör unsur olarak ortaya çıkacaktır. Havayı daha iyi kavrayacak birazcık daha geniş kanatlarla uçak manevra yeteneğini artıracaktır. Hatta ana kanatlar tek bir komposit kalıpla dökülerek gövde ile birleştirilebilir. Bu sayede üretim hızı yükseltilirken ve maliyeti de düşürülecektir ki dizayn buna müsaittir.

Hürkuş, Hürjet, F-16 Özgür ve MMU/TF-X programları kapsamında birçok yerli ve gelişmiş alt sistemleri hayata geçiriyoruz. Yerli havadan havaya ve havadan karaya geniş bir mühimmat ailesi de yaratıyoruz. Hal böyle iken AESA radar’dan tutun, elektronik harp ve öz savunma sistemlerine kadar, tayyareyi istediğimiz gibi şekillendirme kabiliyetine sahip olacağımız muhakkak. Elbette 5. Nesil uçaklar gibi radara yakalanmama (stealth) özelliği bekleyemeyiz. Lakin bu uçağın da kendisine göre farklı avantajları olacak. Önemli olan zaten farklı avantajlara sahip olan platformları, özel bir tarifle karıştırarak en güzel yemeği pişirmek değil midir?

Bu tayyare ile Deniz Havacılığımızı yeniden tanımlama / yaratma şansını yakalayabiliriz. Sadece Anadolu gibi deniz platformlarından değil, kıyılara yeleştireceğimiz kısa pistlerden de harekat icra edebiliriz. Bu sayede çevremizdeki tüm denizlerde ciddi bir harekat üstünlüğü kurmamız mümkün olacaktır. Ayrıca eldeki uçakların tipsel ve işlevsel farkları, hava kuvvetleri ve deniz kuvvetleri arasındaki çekişme ve rekabetin de önüne geçecektir ve deniz havacılığımızın yeniden yapılandırılmasını kolaylaştıracaktır düşüncesindeyim.

Ayrıca ülkemiz sınırları ötesinde birçok askeri üs tesis etmeye başlamıştır. Günümüzde Libya’daki iç savaşa müdahil olduğu gibi, gelecekte de farklı ve karmaşık çatışma bölgelerine asker sevk etmek zorunda kalabileceği aşikârdır. Bu gibi durumlar için, yine deniz havacılığı bünyesinde teşkilatlanacak 12 adetlik mikro filolar halinde, 36 adet Harrier jetine sahip olmak, bize büyük bir avantaj kazandıracaktır kanaatindeyim. Ayrıca Katar gibi uzun süreli üs tahsis ettiğimiz birçok ülke, potansiyel düşmanlarının oldukça yakınında, tabiri caizse koyun koyunadır. Bu gibi üslerdeki askerlerimizin ve dahi üslerimizin güvenliği için STOVL tayyareler, klasik savaş uçaklarının sağlayabileceğinden çok daha ciddi avantajlara sahiptirler.

Modern muharebe sahasının bir diğer ihtiyacı da insansız platformlarda yatmaktadır. Burada klasik bir SİHA operasyonu kastettiğimi sanmayınız. Tamamen insansız hale getirilmiş bir Harrier Jeti hayal edin. Pilot ve Avyoniklerden kazanılacak alan da yakıt başta faydalı yüklere tahsis edilmiş. 5. Nesil MMU gibi bir uçağın en büyük zafiyeti gövde içinde taşıyabileceği faydalı yükün kısıtlı oluşudur. Dalga dalga dizayn edilen bir hava savaşı senaryosunda dahi, diğer dalga gelene kadar ciddi bir zafiyet oluşur. Bu tip bir platform, savaş alanlarına en yakın noktalardan kalkıp, ağ destekli harp çerçevesinde tüm silah yükünü MMU ve diğer uçaklarımızın hizmetine sunabilecektir. Yüksek ses altı hızın dezavantajını yakınlıkla giderecek, ayrıca radarda görünür olması sayesinde, düşmanın dikkatini kendi üzerine çekerek havada pusu kurmak gibi taktikleri uygulayabilmemizi sağlayacaktır. Üzerindeki radar ve sensörler ile asıl savaş uçaklarımızın görünmezlik kabiliyetlerini bozmadan operasyona devam edebilmelerini sağlayabilecektir.

Ayrıca eğer bu tayyarenin üretim hattını ülkemizde diriltmeye karar verirsek, birçok dış satış ihtimali yakalayacağımızdan da kuşku duymuyorum. Bu potansiyel pazarların arasında uzak doğu ülkeleri oldukça dikkati çekmektedir. Bu ülkelerin birçoğu için bu tip NATO standardı bir uçak, hem doğu hem de batı yapımı her türlü savaş uçağına karşı koyabilecek Türk silah sistemleriyle birlikte, en çekici alternatif haline gelebilir. Özellikle devasa bir donanma kurmakta olan Çin’e karşı tüm bölge ülkelerinde güvenlik kaygıları en üst seviyeye çıkmıştır. Kalabalık ve güçlü bir düşmana karşı, vakti zamanında Alman’ların içine düştükleri gibi, düşmanın yoğun baskısı altında operasyonlarına devam edebilecek bir hava gücü oluşturabilmek, ancak STOVL tayyareler ile mümkün olabilir düşüncesine yönelebilirler. Bunun için önce ürüne sonra da doğru pazarlama stratejilerine ihtiyacımız vardır. Ayrıca Çin’in karşısındaki ülkelerin elini güçlendirecek her türlü silah ve platform satışı, batılı müttefiklerimiz tarafından hoş karşılanacak ve destek görecektir. Silah satışlarıyla politik tercihlerin iç içe girdiği çağımızda, bu yadsınamayacak kadar önemli bir faktördür.

Sonuç olarak: Silah sistemleri kolay kolay eskimezler. Özellikle söz konusu havacılık platformlarıysa. Örneğin 1950’lerin teknolojisiyle üretilen F-4E Phantom uçaklarını modernize ettik ve halen verimli bir şekilde kullanmaktayız. Bu nedenle baştan modernize edilmiş, 1960’ların teknolojik temeline dayanan bir uçağı, tekrar diriltmek mantıksız değildir. Ama daha önce örneği görülmemiş ve denenmemiş bir hamledir.

Günümüzde ülke olarak ister kendi geliştirdiğimiz bir ürün ister dışarıdan satın aldığımız bir sistem olsun, tüm savunma ihtiyaçlarımızda maksimum milli fayda ve kazanım sürecini öne almaktayız. Bu önerinin de aynı amaçlara hizmet edeceği kanaatindeyim. Yetkililere ve kamuoyunun bilgisine saygıyla arz ederim.

Yazan: Aybars MERİÇ